31 Temmuz 2015 Cuma

Hatırlamak İstediğimizi Bir Şeyi Neden Hatırlayamayız?

   Hepimizin başına gelmiştir, bir şeyi hatırlamaya çalışırken ne kadar zorlarsak zorlayalım o bilgiyi hatırlayamayız. Hatırlamalıyım dedikçe o bilgi sanki bizden kaçar ama hatırlamaya çalışmayı bıraktığımız anda o bilgiyi hatırlarız. Peki hiç merak ettiniz mi neden böyle olur?



   Emile Coué; "Genel olarak kabul görmüş teorinin aksine irade iddia edildiği gibi yenilmez bir güç değildir aslında ne zaman irade gücü ve hayal güçatışsa her zaman galip gelen hayal gücü olmaktadır." diyerek Ters Etki Kanunu ortaya koyar. Bu kanuna göre bir şeyi ne kadar yapmak isterseniz o şeyin olma ihtimali o kadar düşer.
   Yerde duran dar bir tahtanın üzerinde yürümeniz gerektiğini düşünün. Bunu hiç kuşkusuz kolayca yaparsınız. Bir de aynı tahtanın yerden beş metre yukarıda ve iki duvar arasında asılmış olduğunu düşünün. Üzerinde yürür müydünüz? Yürüyebilir miydiniz?
   Herhalde hayır. Tahta boyunca yürüme arzunuz, hayal gücünüzle çatışırdı. Tahtanın üzerinde yalpaladığınızı ve baş aşağı düştüğünüzü hayal edersiniz. Yürümeyi çok isterdiniz, ama düşme korkusu size engel olurdu. Hayal gücünüzün üstesinden gelmek ve bunu bastırmak için çaba sarf ettikçe, düşme fikri daha güçlü hale gelirdi. 1
      Düşünmekten kaçındığımız bir şeyi nasıl daha çok düşünüyorsak hatırlamak istediğimiz şeyi de aynı şekilde hatırlayamıyoruz. Örneğin size yeşil elmaları düşünmeyin denildiğinde ne kadar çabalarsanız çabalayın yeşil elmaları düşünürsünüz. Yeşil elmaları düşünmemeye çalışırken zihninizde iki önerme oluşur biri elmaları düşünmek diğeri ise düşünmemek. Bilinçaltı güçlü olan önermeyi kabul eder ve işleme koyar, elmaları düşünmemeye yoğunlaşırken irade gücünüzü kullanırsınız. İrade gücünüzü kullanmanız karşıt bir durumun var olduğunu kabul etmektir. İradenize ne kadar yoğunlaşırsanız karşıt düşünce o kadar kuvvet kazanır ve bilinçaltınız iradeniz dışındaki düşünceyi işleme koyar. Böylelikle ne kadar çabalarsanız çabalayın elmaları düşünürsünüz.


   Sınava her şeyi bildiğinizden emin bir şekilde girip sınav kağıdına baktığınızda hiçbir şey hatırlayamamanız ama sınavdan çıktığınızda tüm soruların cevaplarını hatırlamanız, bir kişinin ve ya bir yerin ismini bildiğinize eminken bir türlü aklınıza gelmemesi ve sonradan bir anda zihninizde belirmesi zihinsel çabanın ters etkisidir. Hatırlamaya çalışırken aslında zihnimizi hatırlayamamakla ilgili imgelerle dolduruyoruz ve bu imgeler baskın gelerek bilinçaltı hatırlamamızı engelliyor. Yani bildiğimiz bir şeyi hatırlayamamızın sebebi zihnimize uyguladığımız baskıdır, baskı kalktığı anda hatırlamak istediğimiz şey zihnimizde belirir.
 Bu kural sadece hatırlamak ile ilgili değildir, iyileşmek isteyip iyileşememek, sürekli başarısızlığa uğramakta bu ters etkinin bir sonucudur. Sağlığınıza kavuşmak isterken zihninizi hep hastalık imgeleriyle doldurmanız, başarı isterken başarısızlığa yoğunlaşmanız bilinçaltınızın bunlar için çabalamasına yol açıyor.


   Basketbolun efsane isimlerinden biri olan Michael Jordan'ın  sözü bu konuya çok güzel bir örnek ve kariyeri de sözünün ne kadar doğru olduğunu gayet güzel ortaya koyuyor.

   "Ben hiçbir zaman başarısız olursam ne olacağını düşünmem.

Çünkü bunları düşünmeye başladığınızda ister istemez olumsuz sonuca yoğunlaşırsınız. Eğer konunun üzerine atlıyorsam başarılı olacağımız düşünüyorumdur;

başarısız olursam neler olacağını değil."

    Nevzat Tarhan'da bu konuya şu şekilde yaklaşıyor.

"Gizli bir psikolojik yasa:Ters çevrilmiş etki yasası; 
çok arzularsanız, çok ısrar ederseniz karşıtını geliştirirsiniz. 
Kovalanan av kaçar..."

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Sosyal Damgalama

   Sosyal Damga Nedir?

 Kişinin sosyal durumunu tanımlaması, belli bir kültür kalıbına oturtulması ve kültürel kabın standardının belirlenmesine 'sosyal damgalama' veya 'etiketleme' denir. Eşcinsel damgalama bu tanıma örnek olabilir. Eşcinsel denildiği zaman, toplumda o konuyla ilgili akla gelen toplumsal algılamalar ve tanımlamalar vardır. Diğer bir örnek ise zenci-beyaz ayrımında yapılır. Zenci damgalanması, biyolojik özellikleri nedeniyle kişinin kendi isteği dışında ortaya çıkan sosyal damgalamadır. Şişman bir insanı şişko diye damgalamak da o kişinin fiziksel yapısıyla ilgili bir tanım yapmaktır. Bu tanımlamalar önyargıları ifade eder. Bunlar önyargıların oluşturduğu kültürel standartlar kümesidir. Damgalama, kültürel alt grupları yönetmek, etiketlemek, değersizleştirmek yada yüceltmek için kullanılır. Mesela akıl hastası, deli, şizofren damgalaması gibi.

  Stigmatizasyon adı verilen bu toplumsal damgalamaların düzeltilmesi gerekir. Damgalanma ile mücadele etme, psikiyatri kongrelerinde de stigmatizasyon ve çözüm yolları tarzında tartışma konusu haline gelmiştir. Kör, topal olarak stigmatize kişi ve gruplar kendilerini dışarıya karşı kapatırlar. Zihinsel ve fiziksel özürlülerin, mücadele ettikleri en önemli konu kendileri hakkında yanlış kanaatleri düzeltmektir. Stigmatizasyonda kanaatler oluşturma gibi sonuçlar ortaya çıkabilir. Kültürel ve psikolojik savaşta, toplumlar sembollerle stigmatize edilerek düşman haline getirilebilir. Düşman algılaması da damgalanma içerisinde yapılabilir. Mesela Kızılderililer düşmandır gibi bir algılama oluşturulabilir. Damgalama, ırkçılık oluşturmada en önemli etkendir. Kendi ırkından olmayan herkesi aşağı olarak damgalayıp kendi ırkının üstünlüğünü sağlamak şeklinde ayrımcılıkta kullanılır. Damgalama, önyargı ve ayrımcılığa zemin hazırlayan ciddi bir program alanıdır.
  En yaygın önyargılar, cinsiyet, ırk, cinsel yönelim, fiziksel ve zihinsel engellere dayanan önyargılardır. Önyargıların oluşmasında modern dogmatizmin etkisi fazladır. Sosyal damgalama da, bireyler belli bir ortamda sosyal kimlik içerisinde tanımlanır ve değersizleştirilir. Daha sonra da bu damgalanan kişiler tacize uğrarlar. İki türlü damgalamadan söz edebiliriz. Birincisi görünür olan sosyal damgalardır; zencilik ve homoseksüelliği buna örnek olarak gösterebiliriz. İkincisi ise gizlenebilen sosyal damgalardır. Bunlar yaşam tarzlarıyla ilgili gizlenebilen ve kontrol edilebilen sosyal damgalardır. Mesela bir kimse kendi memleketinin neresi olduğunu, hangi kültürel kimliğe mensup olduğunu gizler. Bazı kişilerin köy kökenli olduğunu gizlemesi gibi. Dersim olayını buna örnek gösterebiliriz. Açlık ve sefilliğin yüksek olduğu bir zamanda varlık vergisi de konulunca, Dersim'deki köylüler vergiyi protesto ettiler. Halkın tepkisi organize olmayan bir itirazdı. Fakat bu tepkiye hemen siyasi bir anlam yükleyip isyan ettiler diyerek o bölge halkına toplarla, uçaklarla saldırıldı. Büyük bir katliam oldu. Bu isyanlara dayanarak İstiklal Mahkemeleri gibi çeşitli aşırı yasal tedbirleri alınarak korku oluşturuldu. O kültüre karşı damgalanma yapılmış oldu. Şeyh Sait isyanı ve Menemen gibi bazı olaylardan hareketle Türkiye'de irtica damgalaması yapıldı. "Bütün dindarlar böyledir." şeklinde bir genelleme yapılarak dindar insanlar damgalanarak değersizleştirilip suçlandı. Bu tür damgalama yukarıdan aşağıya yapılan bir sosyal damgalamadır. B duruma karşıda insanlar kültürümüzü gizlemek zorunda kaldılar.

   Damgalamanın Düşmanı: Diyalog
  İnsanlar arasındaki sosyal temas ve diyalog, damgalanmayı değiştirir. Örneğin 1960'lı yıllarda ABD'de zenci-beyaz ayrımı çok kesin hatlarıydı. Aynı otobüslerde aynı restoranlarda bulunmuyorlardı. Daha sonraki yıllarda serbest fikir özgürlüğü ve serbest insan etkileşimi ortaya çıkınca zencilerle aynı iş yerinde çalışan, aynı mekanı kullanan insanlar, zencilerinde korkulacak gruplar olmadıklarını gördüler. Onlarında insan dışı varlıklar olmadıklarını anladılar. Sosyal temasları arttıkça onlarla evlenebildiklerini hatta zenci kökenli birini devlet başkanı olarak seçebileceklerini gördüler. Böylece Amerika'da zenci damgalanması dağıldı. Hala insanlarla temasını kesen, izole bir ada yaparak kendi kültürel yada ırk üstünlüğünü devam ettirmek isteyen bireyler mevcuttur. Bu tür damgalanmaya karşı en önemli çözüm diyalog ve sosyal temastır.

  Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de bir dindarlaşma süreci ve sosyolojik bir akış var. Bu sürede bazı dini sembollere karşı aşırı reaksiyon meydana geliyor ve bir grup insan yüksek voltaja tutulmuş gibi tepki gösteriyor. Fakat daha sonraları tepki veren insanların çarşaf açılımı yapmaya başladıkları görülüyor. Çarşaflılarla bir araya gelip, temas kurup, konuştuklarında kendilerinden farklı olmadıklarını görmeleri, bu açılımı yapabilmelerinin sebebi oluyor. Çarşaflı veya örtülü insanları uzaydan gelmiş gibi görenler, aynı ortamda bulunarak, aynı iş yerinde beraber çalışarak temas kurduklarında, diyaloğa geçilemeyecek kişiler değilmiş duygusunu hissediyorlar. Diyalog böylece damgalanmayı değiştiriyor.

   Damgalanmanın Yok Edilmesi
  Damgalanmanın önündeki en büyük engel önyargılardır. Önyargılar değiştiğinde veya yok edildiğinde damgalanma düzelir. Bu nedenle damgalanma ile ilgili yapılacak çalışmalar önyargılar üzerinde yapılan çalışmalardır. Önyargıları değiştiren çalışmaların içerisine bilgi sosyolojisi, kültürel psikoloji ve damgalanmanın biyolojik boyutu girer.
  Beyin araştırmaları sırasında gerçekleştirilen fonksiyonel MR çalışmaları var. MR'a giren kişiye bir konu hayal etmesi istenir. Konuyu hayal ettiğinde beyninin hangi bölgesi çalışıyorsa onunla ilgili görüntüler alınır. Mesela kişiden müşfik bir annenin veya yanık bir insan vücudunun görüntülerini hayal etmesi istendiğinde beynin hangi bölgesinin çalıştığına bakılır. Bu kişinin yetiştiği kültüre göre beyinde onunla ilgili imajinasyon, biyolojik bir alt yapı oluşur. Damgalama aslında dışarıda değil beyinde gerçekleşir. Görüntü bilgi kaydı şeklinde olur ve beyinde bir tanımlama yapılır, onunla ilgili bir imaj oluşur. Damgalanmayı yok etme amacıyla beyindeki bu imaj değiştirilir. Bu değişikliği yapabilmek içinde beyne giriş çıkış olması gerekir. Bilgi giriş ve çıkışı da sosyal temasla gerçekleşir. Bu sebepten dolayı damgalanma toplumun homojenliğini etkileyen bir durumdur.

   Sıfır Damgalanma Mümkün Mü?
  Sıfır damgalanma mümkün değil, doğru da değildir. İnsanlar tek tür yaratılmamıştır; dil farklılıkları, ırk farklılıkları gibi tanımları vardır. Damgalanma bir tanımlama şeklinde olursa faydalıdır ama bir aşağılama şeklinde olursa çok kültürlülüğe aykırıdır. Çok kültürlülük ortak hedef olarak seçildiğinde damgalanma sadece tanım olarak kabul edilebilir fakat çok kültürlü ortamda, bir kültürün diğer kültürden üstün görünmesi durumunda damgalanma karşı tarafı uzaklaştırmak için kullanılmış olur. Böyle bir tutumla kültür çatışmaları ve kültür savaşları amaçlanmış olur. Ortak bir hedef belirlemekle o hedefe giderken iş birliğini sağlamak damgalanmayı ve damgalanmadan kaynaklanan çatışmayı önler. Eğer damgalanmış gruplar, ortak bir hedef belirleme yerine rekabete teşvik edilirse çatışma artırılmış olur. Bu durumda çok kültürlülüğün en büyük düşmanı haline gelir ve toplumdaki paylaşıma zarar verir.

  Kültürlerin barış içinde bulunması hedefleniyorsa, böyle durumlarda olumsuz damgalanmalar ile mücadele edilmesi gerekir. Kültürlerin birbiriyle çatışması isteniyorsa, bu, semboller ve damgalanmalar üzerinde yapılır. 

 Prof. Dr. Nevzat Tarhan

24 Temmuz 2015 Cuma

Kötü Hafızanın Sorumluları


 1. Kötü hafızanın birinci sorumlusu, dikkatsizliktir. Düşüncesini yoğunlaştırabilen kişi, konuya konsantre olabilir. Dikkat edilmeden dinlenen bilgiler kuma yazılmış gibidir; hemen silinir. 
2. Kötü hafızanın ikinci sorumlusu, özgüven azlığıdır. İnsan beyninde biyolojik bir saat vardır. Eğer o saate bilerek ve irade ederek sabah 07.00’de kalkacağınızı söylerseniz; öyle programlamış olursunuz. Sabah 07.00’de kolayca kalkarsınız. Kolumuzdaki saate güvendiğimiz kadar hafızamıza da güvenirsek, bizi yanıltmaz. 
3. Kötü hafızanın üçüncü sorumlusu, önem vermemektir. Unutulan bilgiler Örnek vermek gerekirse, araba, kuş, mavi, lale kelimelerini aklınızda tutmak istiyorsanız bunları doğrudan ezberlerseniz aklınızda kalmayabilir. “Mavi arabanın üzerindeki kuşun, ağzında lale var.” şeklinde ezberlerseniz bunu unutmanız zorlaşır. 
5. Kötü hafızanın bir nedeni de duygusal boyutun ihmal edilmesidir. Bir tiyatro sanatçısı rolünü öğrenirken heyecanları da tekrar eder, böylece rolünü tam olarak uygular. Kelimeler ve heyecan beraber öğrenilirse kolay unutulmaz. Merak dürtüsü duygusal gücü arttırır. Bunun için “Merak, ilmin hocasıdır.” denilmiştir. 
6. Kesinlikle unutmamanız gereken bilgileri not edin. Bundan 1400 yıl önce Hz. Peygamber unutmamak için “Sağ elinizden yardım isteyin.” demişti. Aldığınız notları zaman zaman tekrar ederseniz bilgiler kalıcı hafızanıza işlenir. 
7. Kötü hafızanın önemli bir sebebi de bilgilerin kullanılmamasıdır. Zihinsel uyarıcıların çok olduğu, bilgilerin tekrar edildiği bir beyinde unutkanlık olmaz. İnsan beyni “kullan ya da kaybet” kuralı ile çalışır. 
  İnsan beyninde kalıcı hafızaya yazılan hiçbir bilgi silinmez. Çünkü bilgiler, protein şifreleri olarak yazılır. Beyin ameliyatı esnasında bilinci yarı açık hastanın beyin kabuğu elektrikle uyarıldığında, hasta çeşitli bilgileri anlatmaya başlar. Yaşadığı doğum sancısını, bildiği şiirleri okuyabilir.
 Demek ki hafıza özel bir biyonik cihazdır. İyi kullanırsak onu iyi bilgilerle doldurabiliriz.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan

21 Temmuz 2015 Salı

14 Temmuz 2015 Salı

Soyut Düşünce ve Beyin : Prof. Dr. Nevzat Tarhan



İnsan, bilgisi sayesinde maddeye hükmetmeyi başardı. İnsanlık tarihinde güç ve kudret ilk defa bu ölçüde bilgi ve teknolojiye geçti. Bilgi gücünün kol gücünden üstün olduğu bu çağa ayak uyduramayanların zamanın gerisinde kalacaklarını söylemek yerinde olacaktır. Bill Gates ilginç öngörüleri ile 2000’li yılları hız yıllarına dönüştürdü. Her çeşit bilginin dijital formata dönüştürülebilmesiyle yeni bir çığır açıldı. İkinci çığırı da “bağlanabilirlik” açtı. Donanım, yazılım ve iletişim üçlüsü kağıdı tarihe karıştırmaya başladı. İnsanın tüketim davranışları değişmeye başladı. Dünyayı dijital bir sinir sistemine çeviren web tarzı yaşamı şöyle bir incelersek, insan beyninin bir taklidinden başka bir şey olmadığını görürüz. Her sinir hücresi bir bilgisayar; sinir hücreleri arasındaki ağlar, internet; aksonlar da fiber optik kablolar (nöronal network). 

   Nasıl Düşünüyoruz? 

  Evrenin sırlarını çözmek için beynin ne olduğu, nasıl çalıştığı, nasıl düşündüğümüz, duygularımızın işleyişinin nasıl olduğu sorularına cevap vermek gerekir. Vücudumuzu yöneten organ, beyindir. Organlarımızın çalışmasının kumanda merkezi beyindir. Beyin dış dünyayı algılar, iç dünyamızı tanır, doğru eylemler her şeyin titreyen ve salınan bir enerji biçimi, frekans alanı vardır. Bizim beş duyumuz bu frekans ve amplitüd spektrumunda küçük bir parantezdir. 

   Beyin ve Bilgisayar  

  Teknolojinin geldiği aşama, bilgilerin ışık, ses ve görüntü olarak elektronik devrelerle manyetik sinyallere dönüştürülmesini mümkün kılmıştır. Manyetik sinyallerle iletilen bilgiler, alıcı bilgisayarda yeniden kendi frekanslarına dönüşür. Yakın bir gelecekte koku dönüşümü de gerçekleştirilebilecek. Bilgisayarın en küçük elektronik devresi silikonlar, insan beyninin en küçük elektronik dönüşümcüsü nöronlardır. Bugün bilim emekçileri nöronlarla silikonlar arasında geçiş yapacak bir kart oluşturmaya çalışıyorlar. Bu gerçekleşirse beyindeki bilgileri zahmetsizce bilgisayara veya bilgisayardaki bilgileri zahmetsizce beyne nakletmek mümkün olacak. “Şu anda kafamızın içinde neler oluyor da kendi varoluşumuzu fark ediyoruz?” Bu soru, Sokrates dönemindeki kadar, bugün de güncel ve önemli. Gün geçmiyor ki insan beyninin sırları ile ilgili yeni haberler basına yansımasın. Hatta geçen yıllarda Nobel Tıp Ödülü alan bir araştırmanın konusu “beynin, görme işlevini nasıl proses ettiği” idi. “Sevginin kimyası, mutluluk hormonları, beyin haritası ile akıl hastalıklarının anlaşılması, temizlik hastası bir kadının beyninde temizliği yöneten hücrelerin salgılarının düzeltilmesi ile hastalığının iyileşmesi...” gibi haberler gittikçe artacağa benziyor. Çünkü artık insan beyninin müthiş renkli üç boyutlu haritalarını çekebiliyor, tek hücrenin elektriğini kaydedebiliyoruz. Ruhumuzun özelliklerini görebilmek için mutlaka elektronik devrelere yani beyne ihtiyacımız vardır. Neşe, sevinç, elem, keder, korku, öfke, nefret gibi duygular birer beyin faaliyetidir. Beynimiz, vücut ağırlığımızın ancak %2’sine tekabül ettiği halde, vücuda gelen oksijenin %25’ini, glikozun ise çoğunu tüketmektedir. Çünkü 140 milyar beyin hücresi sürekli birbiriyle haberleşmektedir. Bilgiler beyin hücreleri arasında üç boyutlu olarak ağ şeklinde depolanmaktadır. 

  Beyindeki Simetri

 Beyin birbirinin izdüşümü gibi iki yarım küreden oluşur. İki gözümüz, iki kulağımız olduğu gibi iki beynimiz vardır. Sağ taraf hisseden, sol taraf düşünen beyin özelliklerini daha çok taşır. Kadınlarda sağ yarım küre daha baskın çalışır. Müzik, sanat, resim gibi soyut özellikler sağ yarım kürede; mantık, muhakeme hesaplama, konuşma gibi somut özellikler sol yarım kürede daha belirgindir. İki yarım küre arasında “Corpus Callosum” denilen bir köprü vardır. Bu köprü iyi kullanılırsa kişinin beyni daha aktif hale gelecektir. Aklı ön plana çıkaran kişiler sol beyinle, duyguları ön plana çıkaran kişiler sağ beyinle düşünürler. İdeal olan her iki beyni ahenkli kullanmayı başarmaktır. Beyne gelen bilgi ve uyaranlar, algılandıktan ve ön bilgi işlemi yapıldıktan sonra, sinirsel bağlantılardan yararlanarak bütün beyin yüzeyine yayılır ve aynı anda değişik yerlerde saklanır. Beynin bu modüler çalışma sistemi sürekli iletişim gerektirir.

12 Temmuz 2015 Pazar

Özeleştiri ve Ego Haritamız : Prof. Dr. Nevzat Tarhan


  Hayattaki en zor şeylerden biri, insanın kendini sorgulamasıdır. Belirsizlik hepimizi rahatsız eder. Bunun çaresi "Ne, neden, nerede, ne zaman, nasıl?" sorularını barındıran zihinsel sorgulamadır.
  Özeleştiri, insanın varlığını tanıması bakımından son derece mühimdir. Zira yanlışlarını görmeyen kimse doğru karar veremez. İnsanın başarısını etkileyen, yalnızca şahsi çıkarları değildir. Kimi zaman menfaatler arka plana atılıp saf duygularla karar verildiği de olur. Bu sebeple özeleştiri yapabilen kişilerin doğru karar verdiğini söylemek mümkündür.
   Duyguların farkına varmak, olumlu ve olumsuz duyguları birbirinden ayırt edebilmek önemlidir. İnsanın bir tarafında arzular ve dürtüler, diğer tarafında ise mantık ve kurallar vardır. İnsan bu ikisi arasında denge kurar. Arzular ve dürtüler insanı kendine doğru çekmek eğilimindedir. Ancak beyin, mantık ve kurallara doğru gitmeye eğilimlidir. Bunu başarabilen kimse, hayat yolunda amacından sapmaksızın ilerleyebilir. O sebeple insanın arzu, dürtü ve duygularının ayrımını iyi yapması gerekir.
  Arzu ve dürtüler her insanda vardır. Ancak kendinin kusursuz gören kimse özeleştiri yapmaz. Bu nedenle insanın, kendisini tüm zaaflarıyla, iyi kötü bütün yönleriyle kabul etmesi gerekir. Kendilerini kusursuz gören kimseler, yaşanan olumsuz olaylarda sorumlu olduklarını düşünemedikleri için özeleştiri yapma gereği duymazlar. Özeleştiri yapabilmek, tekil sorumluluk açısından son derece önemlidir. Özeleştiri yapmaktan uzak, mesuliyeti hep başkalarına yükleyen kimseler bu sorumluluğu dış sorumluluk haline çevirirler. Bu noktada tekil sorumluluk ile sosyal sorumluluk arasındaki dengeyi kurabilmenin önemi ortaya çıkar.
  İnsanı özeleştiri noktasına götürecek olan şey, kişinin benlik algısıdır. Bununla birlikte, ideal bir "ben" vardır; bu kişinin olmak istediği benlik algısıdır. İnsanın hayalindeki durumuyla, içinde bulunduğu durum arasındaki farkı bilmesi, psikolojik bir ihtiyaçtır. Özeleştiri yapamayan kişi, idealindeki benlik ile gerçek benliği arasındaki farkı bilemez ve ideal "ben"ini hakikatteki benliği ile karıştırır. Bu da onu yanlış kararlara ve yanlış ilişkilere götürür. Örneğin,  kendisini öven kişilerin etkisinde kalır. Etrafındakilerin hatalarını görmediği için tökezler. Bazı insanlarda da durum tam tersidir; kişi kendisini olduğu konumun çok altında görür. Değersiz ve işe yaramaz kabul eder. Burada özeleştirinin aşırıya kaçması sonucu kişinin kendisini yanlış algılaması söz konusudur.
  Özeleştirinin dozu kaçtığında, kişi depresif eğilimle içine girer. Özeleştiride en önemli şey, gerçekçiliktir. Özellikle fazla baskıcı ailelerde çocuk kendisini yetersiz ve değersiz hisseder. Böyle hissettiği içinde bir müddet sonra kendisini olduğundan değersiz görmeye başlar. Kusurlarını büyütür ve olumsuz taraflarını ön plana çıkarır. Ve neticede gerçekleri görmemeye başlar. Oysa insanın iyi ve kötü yanlarını gerçekçi şekilde algılaması, psikolojik bütünlüğü açısından çok önemlidir. Bu gerçekdışı algılama, insanın kendine haksızlık yapmasına da sebep olur.

   Ego Haritamız
  Psikolojik bütünlüğün içinde benlik algılaması, iç uyum açısından önem taşır. İdealimizdeki ben, bulunduğumuz ben ve algıladığımız ben olmak üzere üç türlü "ben" vardır. Bu üç "ben"in dengede olması; realist, aktivist ve idealist bakış açıları ile ilgilidir.
 "Gerçek ben", kişinin olumsuz yönleriyle birlikte mevcut durumudur. "Aktivist ben" ise gerçekle ideal arasında yaşamaya çalıştığı bendir. Ego haritasında gerçek-hayal sınırlarını doğru çizebilmek, insanın her zaman başarabileceği bir şey değildir. İnsanın aynaya, yani mukayeseye ihtiyacı vardır. Kişi özeleştiri yapabilirse, deneme-yanılmaya ihtiyaç duymadan sonuca ulaşabilir.
  Psikolojik sağlığın ilk basamağı, kişinin kendini bilip tanımasıdır. Kendini analiz etmek, insanın bilmesi gereken ilk şeydir. Yoksa kendine karşı bir tür körleşme yaşar, hep hatalı kararlar verir.

   Birinci Şart Kendini Bilmek
  İnsanların güçlü ve zayıf yönleriyle kendilerini tanımaları, hayattan beklentilerini, amaç ve hedeflerini sorgulamaları gerekir. Evrende düşünce ve duyu süreçlerinin farkında olan tek varlık insandır. Psikolojide metakognisyon denilen bu durum, insanın varoluşunun farkına varan tek varlık olduğunu gösteriyor.
  İnsanda kendini gözleyen bir ben (ego) vardır. Bu ego olayların içine karışıp kaybolmaz. Yaşadığı duyguların farkındadır. Kişinin ruh durumu ve o ruh durumu hakkındaki düşünce ve duygularının farkında olabilmesi, öz bilinç halidir.
  Kendini tanıyan insan özgürlüğü yakalamış olur. Arzulardan özgür olmak, olumsuz duygulardan kendini kurtarmak, moral bozucu bir düşünce geldiğinde alternatif düşünceler üretebilmek insanı özgür ve mutlu kılar. Özgürlüğü ve bağımsızlığı doğru şekilde yaşamak, insanın kendi sınırlarını bilmesiyle mümkündür. Tanınan şey yönetilebilir. Birçok insan duygularını tanımadığı için kendini duygu seline kaptırır, akıntıya teslim olur. Yenilgiyi kabul ederek duyu ve zevk tuzaklarına yahut da yılgınlığa kapılıp depresif hale gelir.


  Özeleştiri yapan kişi kendini sorguladıktan sonra özdenetimini devam ettirmelidir. Özdenetim iç disiplin gerektirir; sosyal sınırları iyi bilmek ve sosyal uygunsuzluktan kaçınmak özdenetimin sağlanması için ilk şarttır. Oturup kalkmayı, konuşmayı, nerede nasıl davrandığını bilmek ustalık gerektirir.

10 Temmuz 2015 Cuma

Ayna Nöron Mucizesi : Prof. Dr. Nevzat Tarhan

 
 Beyin, bir insanla ilişki kurarken sadece onun kim olduğu, ne iş yaptığı bilgileri dışında duygusal ipuçlarını, duyusal bilgileri alıp işler ve ona göre erken uyarı sistemini çalıştırır. Beynin bundan sorumlu bölgesine "amigdala" denir. Badem büyüklüğünde, beynin orta kısımlarında, şakak bloglarının derinliklerindeki bu bölge radar gibi çalışır. Gemideki radar uçağı bulmak için tarar ve bulduğu an ona kilitlenir. Amigdala bölgesi de bu şekilde çalışır. Endişe, hassasiyet, hayret duygusu bu bölgenin çalışmasını arttırır. Bilgi ihtiyacının arttığı sırada o kişinin beynindeki ayna nöronlar harekete geçer. Her iki tarafında sinir hücreleri telsiz internet gibi çalışmaya başlar. Bu buluş 1992 yılında maymunlar üzerinde deney yapılırken ortaya çıkmıştır. Laboratuvarlarda maymunların beyin haritası çıkarılır. Hayvanlar elektrotlarla görüntülenmeye alınarak duygusal beyin, motor beyin bölgeleri ile ilgili deneyler yapılır. Bu çalışmanın yapıldığı sırada laboratuvara dondurma yiyen birisi girer ve dondurmayı yalayan adamı gören maymunun beyninde daha önce parlamayan bir bölge algılama yapar ve aktif hale geçer. Maymunun kendisi dondurma yemediği halde beynin o bölgesi yemiş gibi çalışır. Dondurmayı yemek, düşünmek, hayal etmek o bölgenin harekete geçmesini sağlar. Bunu sağlayan beyin hücrelerine paralel hücre veya ayna nöron denir. Bu ayna nöronlar, karşısındaki insanın bilgisini alıp, yaptığını taklit ederler. Duygusal ipuçlarında insan beyninde eş zamanlı ve eş uyumlu çalışan karşılıklı sinir alışverişleri vardır. Gizli biyolojik dans denilen bu olay, psikoterapilerde kullanılır. Nerobiyo feedback adı verilen bu sistemde, hastaya ve hekime, cilt ısısını, cilt rutubetini, cilt direncini ölçen elektrotlar yerleştirilir ve terapiye başlanır. Cilt ısısındaki değişiklikler, beynin komutu olarak meydana gelir. Beynin otonom sinir sistemi, "Sorun var, sakinle, rahatla" gibi  mesajlar ürettikçe ciltte mikro değişimler olur. Cilt ısısında terlemede meydana gelen bu değişimler grafilere kaydedilir. Eğer terapi verimli gittiyse, iki tarafın kurduğu duygusal alışveriş (transferans) gerçekleşir ve grafisi alınır. Duygusal alışverişin yakalanamadığı, yolunda gitmeyen terapinin de grafisi alınır ve bu ikisi karşılaştırılır. Terapist ile hasta arasında empatik iletişim kurulduğu zaman ahenkli bir seyir olduğu ve senkronun tutmuş olduğu görülür. Fakat empati kurulamadığı zaman grafiler düzensiz çıkar. Ahenkli giden bir terapide, terapist ve hastanın davranışlarına bakıldığında, kendilerinin, farkında olmadan birbirilerini taklit ettikleri görülür. Biri ayak ayak üstüne attıysa, diğeri de aynı davranışı yapar. İki taraf, farkında olmadan empatik iletişimi bedensel davranışa yansıtır. İki tarafında mutlu olduğu bu anda sessiz bir heyecan, coşku hissedilir. Kişiye ne hissettiği sorulduğu zaman "Anlaşıldığımı hissettim" cevabını verir. Duygusal alışveriş olursa, iki beyin arasında sözsüz bağ kurulur. Sanki iki beyin arasındaki sinir hücreleri dans eder gibi uyum içinde olur.



   Bu uyumun meydana gelmesi için üç şart gerekir. Birincisi, karşılıklı dikkatin oluşmasıdır. İkincisi, olumlu duyguların paylaşılmasıdır; empatik rezonans denilen, iki tarafında aynı duyguları hissetmesi gerekir. Sıcakkanlı, etrafına neşe saçan insanlar, sanatçılar bunu çok iyi başararak karşı tarafın beynindeki ayna hücreleri harekete geçirirler. Üçüncü şart ise kişinin fark edildiğini fark edebilmesidir. Hastanın "Beni anladı, beni hissetti" diyebilmesidir. Bir arada bulunan iki kişinin rahat davranması, çatışmasız ama ahengi olmayan iletişimdir. Eğer iki kişi birlikte gülüp, birlikte neşeleniyor ve birlikte heyecanlanıyorlarsa, empatik iletişimi yaşıyorlar anlamına gelir.
   Duyguların paylaşılmasında göz teması çok önemlidir. Bunun önemi, yapılan psikolojik bir deneyde daha net ortaya çıkmaktadır. Karşı cinslerden oluşan bir grup öğrenciden, beş dakika süreyle birbirinin gözünün içine bakması söylenir. Bu duygusal yoğunlaşmanın sonucunda öğrencilerin %25'i birbirine aşık olur.

   İki Beynin Aynı Anda Çalışması


   Karşılıklı empatik iletişim sırasında bir tarafın kığırdanması, tedirgin olması, donakalması karşı tarafla olan iletişimi koparır. Bu tür iletişimde dalga boyları gibi eş zamanlılık söz konusudur. Dalga boylarının birbirine uyumlu, eş güdümlü ve eş zamanlı çalışmasına faz karşılaşması (fazlack) denir. Karşılıklı iki kişinin beyni fazik çalışmasının aynı olması, fazların kaymayıp birbirine oturması anlamına gelir. Bu kişiler aynı anda aynı şeyleri düşünebiliyorlarsa beyinleri fazik çalışıyordur ama beş dakika sonra düşünüyorsa fazik çalışma söz konusu değildir. Gerçek empatide, aynı şeyleri düşünme mikro saniye farklarla gerçekleşir. Kişiler birbirinin içinden geçeni anlar, "tam ben diyecektim, dilimin ucundaydı, sen söyledin" şeklinde yorum yaparlar. En yoğun ve mükemmel empati eş zamanlı olanıdır.  Bu empatide kişi bilinçli çabanın ötesinde olur ve karşısındaki kişinin kolu, bacağı gibi hareket eder. Karşındakinin ne hissettiğini hisseder, eş zamanlı düşünür, aklından geçeni anlar ama bilinçli tarif edemez. Empatinin tepe noktası olan bu durumda kişiler eş zamanlı düşünerek, eş zamanlı hissederek ve eş zamanlı davranarak empatik iletişimdeki üç aşamayı yerine getirirler. 

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Mutluluk Zekası Testi

  Aşağıdaki testi yapıp mutlu olma yeteneğinizin geliştirilmesi gereken yönlerini görebilirsiniz. 

  Hiçbir zaman: 1   Nadiren: 2   Zaman zaman: 3   Sık sık: 4   Her zaman: 5 


  1. İyimserim ve olumlu düşünürüm. 
  2. Kendimle barışığım, hedeflerim var. 
  3. İş yaşamımda mutluyum, hedeflerim var.
  4. Aile yaşamımda mutluyum, hedeflerim var. 
  5. Negatif olaylarda hemen toparlanabilirim. 
  6. Dışa dönüğüm, kolay iletişim kurabilirim. 
  7. Mizah ve espriye yatkınım. 
  8. Ekonomik gücüm yeterli. 
  9. Kendileriyle birlikte olmaktan mutluluk duyduğum bir arkadaş grubum var. 
  10. Hayatla ilgili temel ihtiyaçlarımda sorunum yok. 
  11. Küçük şeylerden mutlu olabilirim. 
  12. Sahip olduğum şeylerin değerini bilirim. 
  13. Yakın çevrem iyimser insanlardan oluşur. 
  14. Her olayın iyi yönlerini görebilirim. 
  15. Güzel anıları, iyi olayları sıkça hatırlarım. 
  16. Konuşurken olumlu kelimeleri daha çok kullanırım. 
  17. Başkalarına iyilik ve yardım etmekten zevk alırım. 
  18. Sorun odaklı değil çözüm odaklı düşünmeyi yatkınım. 
  19. Sorumluluk ve inisiyatif almayı, yeniliği severim. 
  20. Zamanı iyi kullanırım. 
  21. Bedenimi beğenirim. 
  22. Manevi yaşamım güçlüdür. 
  23. Çok sayıda tanıdığım ve arkadaşım var. 
  24. Sevgimi ve duygularımı ifade edebilirim. 
  25. Sigaradan hoşlanmam. 
  26. İçkiden hoşlanmam. 
  27. Temel ihtiyaçlarımı karşılayacak kadar gelirim var. 
  28. Her zaman güvendiğim arkadaşlarım olmuştur. 
  29. Yaşantım çoğunlukla beklentilerimle uyuşur. 
  30. Hayatın neşeli, eğlenceli yönlerini daha iyi görebilirim.




   Değerlendirme
   0 - 50 arası tedavi gerekir
   50 - 100 arası mutlu
   100 - 150 arası çok mutlu

 Prof. Dr. Nevzat Tarhan

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Basamaklarla Empati : Prof. Dr. Nevzat Tarhan

 Empati birkaç aşamada (basamakta) gerçekleşir. Kapsamlı empati tanımlaması için nöroloji, psikoloji ve sosyal psikoloji bilim dallarının göz önünde tutulması gerekir. Bu üç disiplin merceği altında yapılan empatinin 6 basamakta gerçekleştiği görülür.



  Birinci Basamak
  Birinci basamakta, empati yapacak kişinin nötr olması gerekir. Nötr olmayı başaran kişi ön yargılarını  bir kenara koyabilir. İnsanların kategorik düşünceleri vardır. "Ben ve diğerleri", "zenci-beyaz kavramı", " o alt kültürlerden ben üst kültürdenim" gibi bazı ön yargılara sahip kişiler empati yapamazlar.
  Nötr olmak, karşısındaki kişi hakkında ön yargıları olmasına rağmen kendi düşünceleri ve onun düşünceleri ayrıştırabilmesidir. Yoksa kendi düşüncesini terk etmek değildir. Bu durumu şu örnekle açıklayabiliriz: Bir araştırmacının laboratuvara girerken elbiselerini çıkarıp beyaz önlük giymesi gibidir. O önlüğü giydiğinde artık ortama, hijyen kurallarına uygun davranır. O konuda çalışmasına engel olacak durumları geçici olarak bırakır. İşi bittikten sonra tekrar giyinir. Bu kendi biçimini terk etmek değil, laboratuvardaki role uygun davranmaktır. O role uygun davranmazsa nötr olamaz ve iş yapamaz.
   İkinci Basamak
  Empatinin ikinci basamağında, empatik faktörler olarak aktif dinleyici ve soru sorabilen olmak vardır. Karşı taraf konuşurken onu anladığını göstermek için başını sallamak, son söylediği bir kelimeyi tekrar etmek, bazı düşüncelerini onaylamak suretiyle beden dili ile aktif dinleyici olduğunu göstermek gerekir.
  Üçüncü Basamak
  Üçüncü basamakta, karşıdaki kişiyle yer değiştirilir. Empatide orada başlar. "Ben onun yerinde olsaydım ne hissederdim, nasıl acı çekerdim, ne yapardım" sorularıyla o kişinin yerine geçici olarak kendini koymaya çalışır.
  Dördüncü Basamak
 Dördüncü basamak, kabullenici olmaktır. Artı ve eksileriyle, olumlu olumsuz yönleriyle karşı taraf, her  şeyiyle kabullenilir.
   Beşinci Basamak
  Beşinci basamakta, çözüm üretici olmak gerekir. Empati kurulacak kişinin sorunu için çözüm üretilir. Kişiye davranışları ile ilgili açıklamalar yapılır.
   Altıncı Basamak

  Altıncı basamakta, empati sürecinde karşıdaki kişiye rehber olunur. Rehber olmak empatiyi alıp sürüklemek değildir. Rehber ve yol gösterici olmada kişiye fikir verilir, seçenekler sunulur. Buyurgan tavır içine girilmez. Karar yine onundur ve kontrol ona bırakılır.

3 Temmuz 2015 Cuma

Empati Nedir ve Nasıl Olmalıdır?

     Empati
  Psikoloji biliminde empati, bir kişinin kendisini duygu, düşünce, davranış olarak karşısındaki kişinin yerine koyarak hissetmesi, düşünmesi ve hareket etmesidir. Eşduyum diye de tanımlanan empati, genel psikolojik tanımda sadece eşduyum değildir. Diğer bir ifade ile karşısındakinin hissettiğini hissetmenin ötesinde o kişinin bakış açısını da görebilmesi, onun bakış açısına saygı duyup kendi bakış açısında olaya bakması ve ortak hareket edebilmesidir.
  Empatiyi tam olarak tanımlayabilmek için empati, sempati ve antipati arasındaki farkı da bilmek gerekir.
  Sempati, bir insanın karşısındakinin duygularına aynı şekilde katılması anlamına gelir. Karşısındaki kişi üzüldüğü, ağladığı zaman, ona yandaş olması, onunla aynı şeyi hissetmesi, ağlayanla oturup ağlaması, sevinenle oturup sevinmesidir. Bu durumda kişi karşısındakinin sorununu içselleştirmiş olur.
  Antipati ise karşı tarafın duygu, düşünce ve davranışlarına aksi tavır sergilemektir. Bir kişiye antipati hissetmekle , bir sıfata antipati hissetmek arasındaki fark ayırt edilmelidir. Antipati genellikle bencil kişilerde olan özelliktir.
  Empati ise kişinin kendi duygularını koruyarak, karşı tarafın da duygularını fark edip o şekilde davranmasıdır. Bencillik empatinin tersidir ancak antipati değildir. Benmerkezci olan kişi sadece ben seviyesinde kaldığı için empati yapamaz, karşı tarafın yerine geçip onun bakışlarıyla olaya bakamaz ve karşı tarafın hisleriyle aynı hissi paylaşamaz.

  Empati araştırmaları sırasında, sosyal beyin  çalışmalarının kültürel farklılıkları da olduğu ortaya çıkmıştır. Budist rahiplerle, ortalamalı bir Amerikalı arasında beyin görüntüleme ile empati çalışması yapılır. Vücudu yanmış bir insan resmi ortalama bir Amerikalıya gösterildiğinde beyinde iğrenme duygusu ile ilgili alanlar parlar ve bu alanların aktif hale geçtiği görülür. Beynin o bölümünde stres hormonları artar, kaygı yükselir. Aynı resim kendisini eğitmiş bilge Budist bir rahibe gösterildiğinde ise acıma ve yardım duygusuyla ilgili alanlar aktif hale geçer. Şefkatle birlikte, yardım ihtiyacı ve mutlulukla ilgili alanlar da faal hale gelir. Bu nedenle empatinin biyolojik bir temeli olduğu ve sadece yardım edilecek kişiye değil, yardım edene de katkı sağladığı empati yapılana değil, empati yapanı da rahatlattığı, psikolojisine olumlu desteği olduğu söylenir. Bu örnek, empatinin geliştirilebilir bir beceri olduğunu gösterir.  Biyolojik olarak var olan empatik eğilimi herkes gösterebilir.


   Gelişim psikologlarının düzenlemelerine göre empati, birincisi duygusal öğrenme, ikincisi zihinsel öğrenme ve davranışsal öğrenme şeklinde tanımlanır. Karşındakinin duygularını anlamanın ötesinde, davranışlarını da anlama, onun bakış açısıyla bakmadır. Empatinin tam gerçekleşmesi için üç öğe olan duygusal olarak empati, düşünce olarak empati ve davranışsal olarak empati beslemesinin olması gerekir.
 
   Duygu Aktarımında Sözsüz İletişimin Önemi 
  Duygu aktarımı ayağında, iletişimdeki kişiler arasında duygu alışverişi meydana gelir. Yapılan araştırmalar, duygu aktarımının olduğu sözlü iletişimin %20, sözsüz iletişimin %80  civarında olduğunu göstermektedir.  Sözel olmayan iletişimde mimik ve jestler, beden dili göz teması, söyleyiş tarzı vardır. Konuşurken karşı tarafa eşik altı vurgular yapılır. Bu vurgular konuşma sırasında kelimenin yazı anlamından çok, ona eşlik eden duyguların karşı tarafın beyninde kalıcı olarak kalıp kalmamasını belirler. İletişimin duygu aktarımı ayağı, kişilerde bilginin daha kalıcı  olması sonucunu doğurur. Bu durum da empatinin biyolojik temelinin olduğunu ve pozitif bilim olgusuna dayandığını gösterir. Son 30 yılda yapılan yoğun çalışmalarda, somut beyin görüntüleme yöntemleriyle empatinin biyolojik bir kavram olduğu, görsel olarak beş duyunun sınırları içinde değerlendirilebileceği daha net ortaya çıkmıştır. 

 Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...